Blog

Kadın Yönetmenler ve
Kadın Hikayelerinin Yükselişi

Blog
Kadın Yönetmenler ve Kadın Hikayelerinin Yükselişi

07.03.2018

Yazı: Melikşah Altuntaş

Geçtiğimiz yıla damgasını vuran kadın yönetmenlerden üç tanesi ve gençlik, yetişkinlik ve orta yaş dönemlerindeki birbirinden farklı kadınları merkez alan üç nefis filmi, beyaz perdede kadın gücünü sonuna kadar hissettiren, kalburüstü yapımlardı.

2015’te How to Get Away with Murder dizisi ile En İyi Kadın Oyuncu kategorisinde Emmy ödülünü kazanan ve bu ödülün sahibi ilk siyahi kadın oyuncu olan Viola Davis, vahşi Hollywood sektörünün cinsiyet ve ırk ayrımcılığını eleştirdiği etkileyici ödül konuşmasında, “Eğer uygun bir rol yazan olmazsa, 45 yaşında siyah bir kadın elbette böyle bir ödülü asla kazanamaz.” demişti. Aradan geçen iki yıl, Hollywood’da çok şey değiştirmese de, en azından çeşitlilik ve kadın hikayelerinin çoğalması konusunda eskisinden daha fazla ses çıkarılıyor. 2017 yılında bu sesi iyice yükseltmiş üç kadın yönetmen, dikkate değer kadın hikayelerini beyazperdeye taşıyarak önemli ödüller ve övgüler topladı.

Greta Gerwig imzalı bir büyüme hikayesi: Lady Bird

Joe Swanberg ve Duplass Kardeşler’in düşük bütçeli filmlerinde canlandırdığı nevi şahsına münhasır kadın karakterlerle kısa sürede Amerikan bağımsız sinemasının gözde oyuncularından birine dönüşen Greta Gerwig, kariyer basamaklarını hızlıca tırmanarak, birbirinden önemli yönetmenlerle çalışmaya başladı. Bir yandan çalıştığı bazı kısa ve uzun metrajlı filmlerde senaryo ortaklığı da yapan Gerwig, ilk kez Greenberg’de birlikte çalıştığı yazar-yönetmen Noah Baumbach ile kreatif bir beraberlik içine girdikten sonra, kısa sürede bir indie hite dönüşen Frances Ha ortaya çıktı.

En İyi Senaryo kategorisinde BAFTA adaylığı, En İyi Kadın Oyuncu kategorisinde ise Altın Küre adaylığını kapan Gerwig, New York sokaklarında gerilla usulü çekilen bu minnacık siyah-beyaz bağımsız hit Frances Ha ile dikkat çekici bir çıkış yakaladı. Yine Baumbach ile beraber yazıp başrolüne yerleştiği Mistress America’nın yanı sıra, To Rome with Love’da Woody Allen, Damsels in Distress’da Whit Stillman, The Humbling’de Barry Levinson, Wiener-Dog’da Todd Solondz ve Jackie’de Pablo Larrain ile çalışan Gerwig, Eden, Maggie’s Plan ve 20th Century Woman gibi kalburüstü bağımsız filmlerde de yer almayı ihmal etmedi.

Daha önce Nights & Weekends filmini Joe Swanberg ile birlikte yöneten Gerwig, aradan geçen sürede kamera arkasına da iyiden iyiye ısınıp, 2016 ortalarında tek başına yazıp yönettiği ilk filmi Lady Bird’ün çalışmalarına başladı. Gerwig’in, Amerika’nın tutucu bölgelerinden Sacramento, Kaliforniya’da sürdürdüğü kendi ilk gençliğinden yola çıkan ve samimi bir dil yakalamayı becerdiği Lady Bird, dünya prömiyerini gerçekleştirdiği Venedik Film Festivali’nden itibaren, hem seyirci, hem de eleştirmenlerden öyle coşkulu bir karşılık aldı ki, filmin geçtiğimiz yılın en ses getiren birkaç Amerikan bağımsızından biri olması kaçınılmaz hale geldi.

Hollywood’da kadınlara yönelik taciz ve ayrımcılık deşifreleriyle sektörel bir hesaplaşma ve aydınlamaya vesile olan 2017 yılının güçlü ve bağımsız kadın sinemacılarının başında gelen ve başarılı kadın yönetmenlerin sektör içinde en az erkekler kadar görünür olabilmesi konusunda seslerin yükseldiği bir dönemde, çok sevilen Lady Bird ile çıkagelen Greta Gerwig, ödül sezonunun da öne çıkan isimlerinden birine dönüştü. En İyi Film, Yönetmen, Kadın Oyuncu, Yardımcı Kadın Oyuncu ve Özgün Senaryo olmak üzere 5 dalda Oscar adayı olan, Altın Küre, BAFTA, Independent Spirit gibi sektörün en saygın ödüllerinde ana kategorilerde yarışan Lady Bird, sezonu toplamda 100’e yakın ödül ve 200’e yakın adaylıkla kapatarak erişilmesi güç bir başarıya imza attı.

Sofia Coppola’dan feminist bir başkaldırı: The Beguiled

Hollywood’un güçlü ve üretken ailelerinden Coppola’lardan Francis Ford Coppola’nın kızı olarak dünyaya gelmek ve henüz çocukken, babasının omzunda da olsa Cannes Film Festivali’nin tozunu yutmuş olmakla, Sofia Coppola’nın diğer pek çok kadın sinemacıdan daha şanslı olduğu sonucuna varılabilir elbette. Ancak bazen meslektaşınız olan anne baba ya da sektörde sizden önce adını duyurmuş bir akrabanızın şöhreti sizi öylesine gölge altında bırakır, ömür boyu çabalasanız da hiçbir zaman ‘falancanın akrabası’ olarak anılmaktan kurtulamazsınız. Sofia Coppola’nın belki de sadece, bu büyük dezavantajın aleyhine çalışmasını engellemiş olması bile ne kadar başarılı bir sinemacı olduğunun kanıtı sayılabilir.

Başarılı kısa filmlerle adını duyurduktan sonra ilk uzun metrajlı filmi The Virgin Suicides’la güçlü kadın karakterler yaratmayı ve onların hikayesini, olabilecek en güçlü rejiyle aktarabilmeyi başarmış olan Coppola’nın, Amerikan bağımsız sinemasının en önemli yazar yönetmenleri arasında gösterilmesi uzun zaman almadı. Kirsten Dunst’ın geniş kitlelerce tanınmasını sağlayan, ele aldığı hikaye ile bir kuşağın yetişkinliğe erme hezeyanını dünyaya duyurmayı başaran ve tüm zamanların en etkileyici gençlik filmlerinden birine imza atan Coppola’nın bu başarısını, adını Hollywood’a altın harflerle yazdırdığı Lost in Translation takip etti.

Tıpkı Lady Bird’deki Greta Gerwig’in izlediği yol gibi Coppola’da hem Lost in Translation’da, hem de kariyerinin sonraki büyük başarılarından Somewhere’de kendi çocukluğu, ilkgençliği ve yetişkinliğinden beslendiği, kendi kaleminden filmler çekerek samimi ve güçlü bir dil yakalamayı başardı. En İyi Yönetmen Oscar’ına aday gösterilen üçüncü kadın olmasına vesile olan Lost in Translation, ona En İyi Özgün Senaryo Oscar’ı ve Altın Küre’si kazandırdı. 100’e yakın ödülün sahibi olan bu filmi Marie Antoinette takip etti ve bu post-modern dönem filmi harikasıyla Coppola, tarih sayfalarınca kişisel yaşamı manipüle edilmiş bir kadına, zarafet dolu bir iade-i itibarda bulundu.

Venedik Film Festivali’nden Altın Aslan sahibi olan Somewhere ile kırık dökük bir baba-kız ilişkisini, enfes bir gerçeklik hissiyle bezeyen Coppola, The Bling Ring’de de Hollywood’un parlak yaşamlarına gözünü dikmiş bir grup serseri gencin sesine kulak verdi. Kariyerinde daima ilgiye değer kadın hikayelerine ses vermeyi seçen Coppola 2017’yi de kişisel tarihinin en büyük zaferlerinden biriyle kapadı.

Geçtiğimiz Cannes Film Festivali’nin en başarılı filmlerinden olan The Beguiled ile Pedro Almodovar başkanlığındaki jüriden En İyi Yönetmen ödülü kazanarak, Cannes tarihine adını altın harflerle yazdıran Sofia Coppola, Amerika’daki Kuzey-Güney Savaşı sırasında bir düşman askerinin sığındığı kız okulunda, yaralı askerin varlığı ile değişen dengeleri, bir feminizm manifestosuna dönüşen enfes bir kara filmle gözler önüne serdi. Nicole Kidman, Kirsten Dunst, Elle Fanning gibi yetenekli kadın oyuncuların başını çektiği oyuncu kadrosu ve güçlü karakterleriyle hem senaryo, hem de reji konusundaki maharetini bir kez daha kanıtlayan Coppola, çağının en yetenekli sinemacılarından biri olmasının dışında, her yeni filmiyle izleyicileri heyecanlandırmayı başaran, sinema sektörüne yön veren isimler arasında adı anılan, son derece önemli bir figür de aynı zamanda.

Claire Denis ile orta yaş kadın romansı üzerine: Let the Sunshine In

Fransız sinemasının yaşayan en iyi yönetmenlerinden biri olmasının yanında, her daim yenilikçi ve heyecan verici filmleriyle, kendine ait bir dil yakalamayı başaran çok özel yazar-yönetmenlerden Claire Denis, geçtiğimiz sene öyle bir filmle çıkageldi ki, hem katıksız hayranlarını şaşkına çevirip bir kez daha kendine hayran bıraktı, hem de bugüne kadar hiç haşır neşir olmadığı geniş kitleleri sinemasının çekim alanı içerisine soktu.

Özellikle 20. yüzyılın en önemli filmlerinden biri olan Beau Travail ile hatrı sayılır bir çıkış yakalayan Denis, ilk filmi Chocolat’tan bu yana Nenette et Boni, Trouble Every Day, 35 Rhums ve White Material gibi filmleriyle daima adından söz ettirdi ve hayranlık uyandıran filmlere imza attı. 70 yaşını geride bırakmasına rağmen hala dinamik sinema dilinden ödün vermeyen Denis, geçen sene Cannes Film Festivali’nde prömiyer yapan ve başrolündeki Fransız sinemasının divası Juliette Binoche’un tek kelimeyle döktürdüğü Let the Sunshine In ile orta yaş kadın romansı üzerine enfes bir dramedi (komedi-drama) ile karşımızdaydı.

50’li yaşlarının başında, boşanmış bir anne olan ve aşkı ama yalnızca saf ve samimi aşkı arayan Parisli bir sanatçının hikayesini anlatan Let the Sunshine In, bugüne kadar mizahi yönünü pek göstermemiş olan Denis’nin umutlu ve gerçekçi yanı ağır basan esprili dilinden de nasibini alan, özel bir film. Başkarakterini hiçbir şekilde yargılamayan, onu anlayıp anlatmaya çalışırken, seyirci ile arasına mesafe koymaktan kaçınan ve kahramanının tüm hayalkırıklıkları ya da duygu çalkantılarını gözler önüne sermekten kaçınmayan film, beyazperdede örneğine az rastlanan bir kadın hikayesine, incelikli bir sinema diliyle kavuşmamızı sağlıyor.

Burada sözünü ettiğimiz üç önemli kadın sinemacı ve adlarını saymakla bitiremeyeceğimiz daha pek çok fazlası, sektörün çoğunluğunu oluşturan erkek sinemacıların asla tarif edemeyeceği, etse de yeterince derinlikli hale getirebilmesi oldukça güç öyküleri, tüm samimiyetleriyle anlatmaya, seslerini daha da yüksek duyurmaya, biraz daha detay içeren sinemasal tecrübeler yaratmaya devam edebildikçe, sinemanın gücüyle yayılan tertemiz öğretilerin de tüm insanları etkilemesi kaçınılmaz olacak. Belki de toplumun tuhaf ezberlerini, ayrıştırmacı bakış açısını, kadın bakışını ikinci plana iten tavrını ortadan kaldırmanın en önemli yollarından biri de budur, belli mi olur. Kadınlar seslerini, hikayelerini daha da geniş kitlelere duyurabilmeyi başarana kadar, filmlerini izlemeye, seslerine kulak vermeye ve sektördeki varoluşlarını desteklemeye devam!

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bizi Takip Edin
TR EN
Etkinlikleri etiketlere göre filtreleyin
17 EYL PZT
-
18 EYL SAL
-
19 EYL ÇAR
-
20 EYL PER
1

Sergi Contemporary Istanbul Tommy Hartung

İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre Ve Sergi Sarayı

21 EYL CUM
1

Sergi Contemporary Istanbul Tommy Hartung

İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre Ve Sergi Sarayı

22 EYL CMT
5

Sergi Contemporary Istanbul Tommy Hartung

İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre Ve Sergi Sarayı

11:00

Bir Tabak Mondrian (6- 12 Yaş)

Akbank Sanat

12:30

Kandinsky Renk Dilimleri (6- 12 Yaş)

Akbank Sanat

15:30

Miniklere Baskı Resim Atölyesi (5-8 yaş)

Akbank Sanat

17:00

Oyuncak Heykel Atölyesi (7 - 14 Yaş)

Akbank Sanat

23 EYL PAZ
-
24 EYL PZT
-
25 EYL SAL
-
26 EYL ÇAR
-
27 EYL PER
-
28 EYL CUM
-
29 EYL CMT
4

11:00

Rengarenk Kupalar (6-14 Yaş)

Akbank Sanat

13:00

Kendi Çantamı Tasarlıyorum (6-14 Yaş)

Akbank Sanat

15:00

Mini Mozaik Atölyesi (7 - 12 Yaş)

Akbank Sanat

17:00

Ailece Mozaik

Akbank Sanat

30 EYL PAZ
-
01 EKİ PZT
-
02 EKİ SAL
1

18:30

Aerial Dans

Akbank Sanat

03 EKİ ÇAR
-
04 EKİ PER
-
05 EKİ CUM
-
06 EKİ CMT
7

Çocuklar İçin Yaratıcı Dans Dersleri

Akbank Sanat

11:00

Bir Tabak Mondrian (6- 12 Yaş)

Akbank Sanat

12:30

Kandinsky Renk Dilimleri (6- 12 Yaş)

Akbank Sanat

14:30

Aerial Dans

Akbank Sanat

15:30

Eller Kollar Artık Hepsi Heykeller (9-12 Yaş)

Akbank Sanat

17:00

Tai Chi ChuanEce Dündar Alp

Akbank Sanat

17:00

Linol Baskı Atölyesi (9 - 14 Yaş)

Akbank Sanat

07 EKİ PAZ
-

Etkinliği takviminize ekleyin

E-Bülten'e üye olun