Levent Çalıkoğlu
Tarihin bir anlamı var ise, bizleri meşru ve gayrimeşru kılma gücüne sahip olmasıdır. Başkalarının tarihlerine doğuyor, başkalarının tarihlerinden çıkıyor, başkalarının tarihlerine aitiz, başkalarının tarihleri için varız. Kurulup inşa edilen ve ardından karalanan, sonra tekrar kurulup inşa edilen ve tekrar karalanan tarihlerin melezleri, karışımları, hayal ve imgeleriyiz. Kimliğimiz, dilimiz ve cinsiyetimiz bu tarihlere uymadığı için mahcubiyet duyuyor, listeleniyor, sürülüyor ya da kavga ediyoruz. Kim olduğumuzu anlamamız için tarihe ve delillerine bakmamız gerektiği, hepimize ezberletilen sözümona en akılcı yöntem! Kendi dilimizi, bedenimizi, alışkanlıklarımızı oluşturmamız için tarihe bir bilirkişilik görevi yüklüyoruz.
Peki, akan, dönüşen, dile pelesenk olmuş şekliyle söylersek zincir gibi birbirine eklenen bir sürecin içerisindeysek, bu tarih nasıl kayda geçiriliyor, nasıl ezberletiliyor, nasıl bizi biz yapıyor?
Sorulması gereken sorular oldukça basit: Nesnel bir geçmiş ve bu geçmişin üzerine kurulan bir tarih anlayışı nasıl üretilir? Tarihe ışık tuttuğunu düşünen tarihçinin kullandığı yöntemler nasıl olurda eksiksiz bir biçimde geçmişi tümler? Tarihçinin kullandığı yöntemlerin kabul edilebilirliğini neye borçluyuz? Bu yöntemler tarih disiplini denen şeyi nasıl meşrulaştırır? Belirli bir olay, durum ve kişi üzerinden toplanan, işlenen bir bilginin ardında kalan deliller, nasıl olurda tam ve eksiksiz bir şekilde diğer olay, durum ve kişilere bağlanır ve onlar hakkında da bir açıklama getirdiğini iddia edebilir? Geçmişi doğrudan deneyimleyemediğimize göre onu yeniden kurmak için kullandığımız dil (tarihçinin kullandığı bugünkü dil) nasıl olurda eksiksiz bir geçerlilik taşır? Tarihçinin kullandığı dil nasıl olurda hem geçmişin yerine geçer hem de geçmişle kurmayı arzuladığımız etkin ilişkide tek ve vazgeçilmez bir araç işlevi görür? Tarihçinin keşfettiği ve delillerine dayanak oluşturduğu bir arşiv söz konusu ise, bu arşiv nasıl oluşmuştur, neden tüm bu deliller bir araya getirilmiştir ve neler yan yana getirilip neler dışarıda tutulmuştur? Geçmiş ilk günden bugüne tarihçiler tarafından bir anlatı formu olarak kurgulanmış ise, bu kurgu bugüne gelesiye kadar ne kadar bozulmuş ve değişime uğramıştır? Bizler de tarihçiler gibi geçmiş hakkında konuşurken ve yazarken onu kendimize özgü bir anlatı formuna soktuğumuza göre, tarihçinin de benzer bir kişisel tercihi uygulamadığına nasıl ikna olabiliriz?
Bütün bu reddediş sorularına karşılık en gerekli soru ise şudur: Tarih, ancak tarihçiler onu anlatı formunda yeniden kurduklarında, yarattıklarında tartışmaya açılabilir bir şey olmaya başlıyorsa, bu geçerliliği oluşturan dilin geçerliliğine mi, yoksa bu dilin “doğru” ya da “hakikat” olarak ileri sürdüklerine mi bakmamız gerekir?
Foucaultcu tarzda söyleyecek olursak; tarih herhangi bir şeyi nesnel olarak bilemez, çünkü ampirik nesnellik iddiasının kendisi zaten tarihsel ve kültürel bir kurmacadır. Doğrudan, tarihsel bir nedensellik olamayacağı gibi, birbirine bağlı neden ve sonuç ilişkisini temel kabul eden ve delillerden türetilen analizleri kesinlikli bir doğrulama olarak kabul edip iş gören bir tarih anlayışı da reddedilmesi gereken bir durumdur. Delillerle tekrar canlandırılan ve kurulan tarih, özünde tarihçinin bir gösterme aracı olarak dili mutlak ve karşı konulmaz bir geçerlilik olarak kabul etmesi ile işler. Tarihçinin rolü ve tarihçinin tarihle ilişkisi arasında da sakınımlı bir ilişki bulur Foucault. Tarihçinin geçmişi aslına uygun olarak yeniden kurma iddiasına hep bir kuşkuyla yaklaşır. Çünkü özünde tarihçinin de içerisinde yer aldığı bilgi hegemonyasının kendisini var ediş süreci kuşkuludur. Bu, tarihçinin de doğruladığı bilginin iktidar tarafından işlenmesi ve kullanılması biçimi ile aynı damardır ve tarihten kuşku duymak demek aynı zamanda iktidardan kuşku duymak demektir. Son tahlilde Foucault’nun dediği gibi, tarihçinin üzerinde çalıştığı geçmiş aslında onun hayal gücü ile etkileşim içerisinde olan bir yorumlama sürecinin sonunda belirir. Onun ve etrafındaki kültürün bu analizden beklentisi, ileri sürülen yorumlama yöntemlerinin algılanırlığı ve ortak bilinci oluşturan dil, hepsi de çözülmeye çalışılan tarihin bir parçası haline gelir.
Tarihsel bilgi örgütlenmiş bilgidir ve iktidarın hayatlarımızı denetlemek için kullandığı bir araca dönüşmüş bilgidir. Bu bilgi, şeyleri, dolayısıyla bizleri toplar ya da dışlar. İktidarlar tarihi otoritelerini mutlaklaştırmak üzere kullanırlar. Tarihin meşrulaştırıcı gücü ile iktidarın otoritesini sağlamlaştırma arzusu örtüşür, tek bir vücut olur. Bu noktada artık tarihi büyük olay ve kişilerin macerası ve etkinliği olarak değil, “özellikle disiplinlerin hakikati, otorite ve kesinlik iddiaları yoluyla toplumların bilgiyi nasıl yorumladığı, tahayyül ettiği, yarattığı, denetlediği, düzenlediği ve dağıttığına bakılarak” (1) tanımlamak gerekir. Unutmamamız gereken şey, tarihin aynı zamanda bizim de bir parçamızı yazdığı ve inşa ettiğidir. Şimdiki zamanda yazılan tarih, şimdi, şu an bizimle birlikte dolaşan geçmiş kipini bir hortlak gibi bugüne davet eder. Kullanılan dilin kirli doğası da bu temsile etki eden evsahibi pozisyonundadır. Dolayısıyla dilin elinde kalan tek güç, olayları öyküleştirmek (anlatmak) ve bu türün içinde işleyen (gerçeklik kazanan) bir bilme düzeni yaratmaktır. Bu, doğruluğu sınanabilir bir hikayeyi anlatmak değil, esas itibari ile kendi geçerliliğini kendisinde bulan bir hikaye anlatmaktır.
Açıktır ki tarih “fiilen olmuş olanın kaydı değil, tarihçilerin, verileri kendi sosyal gerçeklik versiyonuna göre örgütledikten sonra bize olmuş olana dair anlattıklarının kaydıdır. Yeniden kurmacıların ampirist tümevarımcı çıkarım sürecine (delillerden kalkarak geçmişe ilişkin hakikati temin etmeye) bağımlılığı, aldatmacadan başka bir şey değildir. Epistemin mecaz tarafından belirlenimi delillerin önemini azaltmaz, ama bunlara, dilin işlevi karşısında kaçınılmaz olarak ikinci rol biçer; yani anlatı içerikten önce gelir. Deliller başlangıç noktası değil, tarihin vardığı yerdir. Başlangıç noktası metafordur”.(2)
Sonuçta içinde yer aldığımız dünyayı kavrayabilmek için onu anlayabileceğimiz bir nedenselliğe ve belirli bir anlatı düzenine indirgeriz. “Tarih, toplum ya da iktidara ilişkin çeşitli nedenlerle kendimize anlattığımız bir hikayeden ibaret olabilir de olmayabilir de; ama aynı şekilde tarihi yaşanmış geçmişin öyküleştirilmiş halinin yeniden anlatılması, insanlara egemen epistemik figüratif anlatı yapılarına göre bir zamanlar tasarladığı tarih olarak kavramak da mümkündür. Foucault’ya göre tarih, sözcüklerle şeyler arasında toplumsal olarak keyfi bir biçimde kurulmuş ilişkilerin bir dil sistemi olarak var olur ve bu süreç aracılığıyla biz kendi anlatılarımızı yaratır ve yaşatırız”. (3)
Coğrafi sınırların ve modernist haritaların anlamsızlaştığı kültürel bir paradigma değişikliği içerisinde hiyerarşilerin bozulduğu, periferi ile merkezin yer değiştirdiği, zaman ve mekanın tekdüzelikten kurtulduğu, sanatın çoğul alternatifler tarafından yeniden kurulduğu bir şimdiki zamanı soluyoruz. Büyük bilgi ve anlatılar yerine, yaşantımızı yataylamasına kesen minör anlatı ve anlatımları önemsiyoruz. Sanatın iletken değil, yeniden iletişim kuran sivil bir gücünün olduğuna artık kani olduk. Böyle bir zamanda sanatçının kimliksel aidiyeti ve dünyayı kavrayış şeklide bütünselliğini yitiriyor. Bugünün sanatçısı üreten kişiden çok, üretileni dönüştüren veya ona yeni anlamlar veren kişi olmaya başladı. Kültüre çekidüzen vermek yerine, kültürün olanaklarının farkına varan ve olası potansiyelleri harekete geçiren bir sanatçı tipinden söz ediyoruz artık. Eskiden olduğu gibi dünya onun içinde değil, o dünyanın etrafında dönüyor, olay ve hikayeleri yarı iletken bir paratoner gibi aktarıyor.
Belki de bu yüzden sanat yapıtının işaret etmeye çalıştığı anlatıların başka coğrafyalardaki anlamları hep bir eksiklik ve yanlış anlama üzerine kurulu. Anlatıcısının kimliksizleştiği, kendi kökensel işaretlerinden kurtulduğu bir olasılıklar denizinde, anlatılar da melezleşiyor. Tek ve bütüncül bir hikaye yerine, farklı anlatım dillerinden, kodlardan ve anlamlardan beslenen sınırsız bir “şeyin” varlığından söz etmeye başlıyoruz. Kültürel işaretler arasında salınan sanat yapıtı sadece kendisini değil, aktarıcısının saf olmayan dünyasından izleri de sergiliyor. Anlatının ortaya çıkış nedenleri ile öteki coğrafyalardaki etkileri arasındaki kırılma, sanat yapıtını yeni bir gerçeklik olarak konumlandırmamıza olanak tanıyor. Anlatı, aktarıcı ve izleyicinin yer değiştirdiği ve her şeyin yeni baştan okunmaya elverişli olduğu potansiyel bir melezlilik hali, bugünün sanatının yeni dinamiği.
Bir anlatıyı oluşturan politik referanslar onu var eden düşünceden ayrı düşünülemez. Başkaları hakkında konuşmak, onların hayatlarına ilişkin bir anlatı oluşturmak politik olmanın belki de en kesin ve dolaysız hallerinden biri. Modern sanat bunu ne kadar gizlemeye ve dönüştürdüğü her şeyi sadece kendisine aitmiş gibi göstermeye çalışırsa çalışsın, bugünün sanatı, hayatına, hikayesine, coğrafyasına, kültürüne odaklandığı kişi ve durumları açık bir şekilde görünür kılıyor ve taraf tutuyor. Durumlar hakkında konuşmaya kalkışmak kişiye sınırsız bir özgürlük tanımıyor, aksine kendi konumunu düşünmeye ve politik olarak kimliğine çekidüzen vermeye davet ediyor.
Bir olay, durum ve kişiyi betimlemede kullanılan dil ve anlatış tarzı kesinlikle politik bir nitelik taşır. Kurmak, inşa etmek, giriş, gelişme ve sonuç akışını bozmak ve dilin olasılıklarını tersine çevirmek, varolan ve kanıksanmış tarihle özdeşleşmiş tüm bilginin, dolayısıyla politik olarak yerleşmiş, hakimiyet kurmuş olan bilginin de dinamitlenmesi anlamına gelir. Bir duyguyu, bir düşünceyi, bir konuyu söz ve yazı ile bildirme, aktarma, başkalarına iletme işinin çoğunlukla masum olduğu düşünülür. Oysa bugünün maniple edilmiş görselliğinde hangi bilginin hangi bağlamda aktarıldığına dair tüm güvenilirliğin çöktüğünü hepimiz biliyoruz. Başka hikaye ve kişilere odaklanan sanatın kimi zaman masum davranmadığını da görüyoruz, ama yine de yitip giden gerçekliğin yerini alabilecek tek alternatif hâlâ o. Tarih, kurgu ve anlatı geleneği üzerine düşünen bir sergi “Melez Anlatılar”. Tarihin kurduğu ve ezberlettiği klişeleri, tarihin kendi mevcudiyetini ilan ederken kullandığı dil ve üslubu, ulus devletler ile özdeşleşmiş tarihleri sorunsallaştıran sanatçıları bir araya getiriyor.
Notlar
1. Michel Foucault, The Archaeology of Knowledge, New York, 1972
2. Alun Munslow, Tarihin Yapısökümü, Çev: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları. İstanbul 2000, s.189
3. Munslow, a.g.e., s.198



