ANA SAYFAARAMAENGLISH
Akbank Sanat Beyoğlu
Ocak
PZTS
SALI
ÇARŞ
PERŞ
CUMA
CMTS
PZR
 
 
 
1
2
4
5
6
 
27. Günümüz Sanatçıları Sergisi için ortak bir önerme: "işçisin sen, işçi ol!"

A) KÜRATÖRYEL TAVIR

Biz üç küratör, “online” bir iletişim sürecinde tanıştık; işin başında bizi birbirimize bağlayan bu kurumsal işbirliğine dair tek bildiğimiz şey, bizden beklenenin (açık bir çağrı ile) gelen başvurular arasından seçim yaparak, bir sergi kurmamız olduğuydu. Yazışmalarımız esnasında özellikle yapay bir kavram ya da plastik bir tema üzerinde durmaktan kaçındık. Süreç içinde -farklı bağlamlarda çalışan profesyoneller olarak- bu konuda aramızdaki ortak noktanın “bu açık çağrıya ve akabinde oluşacak seçkiye özel bir yaklaşım geliştirme ihtiyacı hissetmek” olduğunu anladık. Amacımız gelen projeleri inceledikten sonra oluşacak ortak bir yaklaşım aracılığıyla, “bugüne” dair bir sanat pratiği yönü-dokusu-ilgisi yakalayabilmek ve sergiyi bu gerçekliğe dayandırabilmekti. Yani malzemenin kendisini kullanarak geliştirilecek bir yöntemle, malzemeyi daha iyi görmemizi ve var olana daha net bir üslupla bakmamızı sağlayacak geçici bir yapının arayışındaydık.  

İlk olarak elimizde, çeyrek asırdan beri devam eden bir gelenek ve bu geleneğin hayatta kalmasını sağlayan kurumsal ve organik bir takım bağlar/ilişkiler vardı. Yerel bir duyarlılıkla düşünürsek, Türkiye’de, özellikle yirmi yedi yıldır kesintisiz devam eden çok az şey var, özellikle de sanat alanında. Bugünün Türkiye’si sürekli kesintiye uğramış ve çeşitli “darbeler” almış bir demokrasi kültürünün, fikir hürriyeti ve mülkiyeti konusunda çoktan geç kalınmış bir takım dönüşümleri artık erteleyememesinin kıskacında; 301. Madde, yeni anayasa tartışması, türban sorunu, yargının bağımsızlığı gibi birbiriyle ilişkili ve bağlantılı olan birçok tartışmadan oluşan kaotik bir gündemin tam ortasında.
 
Bağlamına duyarlı; ama içinde bulunduğu bağlamı teorik bir zemin ya da kavramsal bir çerçeve olarak almaktan ya da onu bir tür “hazır-nesne(ciliğ)ye” dönüştürmekten ziyade, ona refleksif tepkiler veren bir serginin mümkün olup olmayacağı daha başından aramızda paylaşılan-üçe bölünen bir riskti. Karşılaştığımız ilk gece, konuştuğumuz dilin arasındaki anlam ve kültür geçişlerini ayarlamak için uzun süre sohbet ettik ve son derece kişisel alanlara atlayarak, birbirimizi pratiğinden bağımsız bireyler olarak da tanıma-merak etme cesaretini gösterdik. Kurumların dönüşmesi ve kurumsal işbirliklerinin yenilenerek, buralardan yeni eleştirel alanların ve tavırların doğması için meselelerin kişiselleşmesi şüphesiz bir gerekliliktir. Buralardaki iletişim biçimimiz, projeleri değerlendirme esnasında ortaya çıkan tavırlarımızın da kaynağıydı. Bu nedenle de yaptığımız işin, sosyal/sosyolojik kurguya dayalı, iletişim ve tartışma tasarlayan bir arabuluculuk olarak alınması gerektiğini düşünüyoruz. Seçimlerimiz öznel bir değerlendirme sürecinden sonra beliren karar ve düşünme mekanizmalarından oluşmakta, bizi bu istasyonlara taşıyan öznelliğin ise pratiğimizin doğasından kaynaklanan bir disiplin içerdiğini söylemeye belki birileri için -hala- gerek var.

Bütün süreci açık uçlu bir iletişim ve etkileşim önerisi olarak düşündük, RHD’ye gelen yüzelliyi aşkın başvuruyu da ilk başta bir çeşit “data” ya da veri tabanı olarak ele almaya karar verdik. Açık çağrıya karşılık gelen başvuru niteliğindeki projeleri değerlendirirken, aynı zamanda belli bir lokal gerçeklik etrafında oluşan bir üretim anlayışını ve üretici profilini kabaca da olsa, belki bir pilot resim çizer gibi, kavrayabileceğimizi düşündük. Yarışmayı yıllardır kişisel özverilerle ve prensiplerle düzenleyen kurum ile serginin gösterileceği –bir anlamda mekan destekçisi- diğer kurumun arasında, sadece seçkinin (daha doğrusu seçimlerin) profesyonel bir çerçevede yapılacağının garantisi olmaktansa, aynı zamanda bu biraraya gelişin ve geçici olarak oluşmuş kümülatif yığının anlamlandırılmasıyla da uğraşmaya karar verdik.

B) SÜREÇ TASARIMI

Serginin bize verilen başlığındaki “günümüz” ifadesinin şimdi ve buradaki anlamını yakalamak için, elimizdeki başvuruların niteliğini anlamamız ve projelerin temel cümleleriyle boğuşmamız gerektiğini baştan beri biliyorduk. Her yıl farklı kurumlar tarafından yapılan bu tür çağrılara başvuru olarak gelebilecek, ama başka türlü çağrılara da gidebilecek; hemen her tür olasılığı deneyerek, kendine kurumsal bir yer ve onay arayan projeleri kendi hallerine bıraktık. Bu yorucu yığının içinden çıkarken/geçerken modernite ve sanat anlayışı ile ilgili olarak, kısa bir tartışma da yaptık. Görüntünün kendinden önce koştuğu, biçimin ritüeli belirlediği, “çağdaşlığın” belli kalıplardan geçtiği geç modernitelerde, form kendini bir şekilde tekrarlıyor; zira “-miş” gibi yapmanın, “sanatmış” ya da (duruma göre) “çağdaş-mış”/ “güncel-miş” gibi görünmenin matematiği, fiziği belli -oluyordu. Bize gelen başvurulardan, anlamak, incelemek, sanatçısını arayıp konuşmak ya da aramızda tartışmak üzere bir kenara ayırdıklarımızın birkaç ortak noktası vardı. Bu kriterler, kısa listemizin oluşturmamızı sağladı:

a) İşlerin söylemleriyle, sunum şekli ve pratik üslupları arasındaki geçişler, bu geçişlerin nasıl ve ne şekilde biçimlendiği, işlerin dışarıdaki dünyadan ve referanslardan bağımlı-bağımsız olarak nasıl hayatta kaldıkları,
b) Sanatçıların dosya haline gelmiş, dosyalaşmış önermelerinin hangi bağlamlarda ve yapılarda işleyeceği, ne konuşacağı, nasıl iletişim kuracağı,
c) İşlerin tekabül ettikleri algısal düzlem; yani izleyiciyle iletişime geçtiklerinde ortaya çıkan yeni düşünme ve görme olasılıkları.

İlk başta özensiz, kalite olarak belli bir seviyenin altında ve amatör/hobici bir anlayışın ürünü olarak görünen bir yığının da içinde olduğu büyük bir havuzdan seçilen bu kısa liste, şaşırtıcı derecede taze, ilginç ve açık uçluydu. Demek ki; İstanbul ve çevresinde merkezleşen, yoğun bir sanat üretiminden ve merakından söz edilebilir, ama tartışma profesyonel bir bakış ve tavır kazandıkça, konuşulan dilin ve yapılan tartışmaların sınırları/alanları gitgide daralmaktadır.

İkinci aşamada ise, küratöryel olarak melez bir tekniğe, son yıllarda sanatçı insiyatiflerinde geliştirilen ve mekan programlarının içeriğini süreç içinde yine pratiğe ve araştırmaya bağlı bir anlayışla oluşturmakta kullanılan bir yönteme; haritalandırmaya başvurduk. Kısa listedeki işlerin tek tek içlerinin ve anlamlarının açılarak, ortaya işlerin cümlelerinden oluşan “değer” haritaları çıkardık. Yani, bu projenin izleyici hedef profili kimdir, projenin dili ve kurgusu mekan politikasıyla nasıl örtüşür, sanatçının araştırmasının dönüşüm noktaları nerelerdir... gibi sorularla ilerledik. Kurumsal küratörlerin işlere yapıştırdığı tematik ya da kavramsal çatılardan ziyade, sanatçıların pratiğine yönelik bir karşılaştırma ve tartışma anlayışıyla çalıştık. Ve önümüze daha önce açtığımız / açarken çok eğlendiğimiz-çok tartıştığımız bir paket yeniden geldi. İçinden Nejat’ın parmak kuklaları çıktı.

Yarışmaya katılma şartı olarak RHD tarafından katılımcılardan istenen 20 YTL’lik katılım ücretinden yola çıkan Nejat, paketi ilk açanı (mümkünse küratörlere yönelik) hedef alan bir jest tasarlamış, “19.99 YTL”lik (örgüden) parmak kuklaları göndererek, katılımcı ücretini (eleştirel bir ironiyle) bu şekilde ödemek istemiş. Küratörler olarak, içinde bulunduğumuz kurumsal sürecin içini açarak, özellikle de başvuru sürecindeki bir şartı son derece insani bir duyarlılık ve güzellikle –adeta herşeyi Sait Faik’leştirerek- izleyiciyle paylaşan bu projeden çok etkilendik. O ana kadar gerçekleşen tartışmalara, yeni bir anlam katmanı ve bağlamsal bir duyarlılık ekleyebileceğini düşünerek, kısa listemizi yeniden gözden geçirdik.

Nejat’ın önermesinde ilgimizi çeken, bize gönderdiği  parmak kuklalarının kendisinden ziyade, onları kullanış ve konumlayış biçimi, hatta seçme nedeniydi. Bu ince alayın kendisinin, ancak ‘bugüne’ dair bir tavır olarak ciddiye alınırsa, yeni tartışmalar doğurabileceğini hissettiğimiz noktada kendisini aradık. Bu performatif ve eleştirel jestini, başvuru olarak kabul edersek, bu başvurunun nasıl sergileneceğini ve sanatlaşacağını merak ediyorduk. Bu süreci ısrarla anlatmamızın sebebi de şu: küratöryel tavrımız, dosyalardan ziyade dosyayı gönderenlerle (başvuru dosyalarını bir başlangıç noktası olarak ele alarak) iletişime geçmekti. Bu tür sergiler için, bu tür çağrıları düzenleyen kurumlara nacizane bir tavsiyemiz var. Gelecek yıllarda seçiçi küratörlere, çağrılarını kişisel olarak yapabilecekleri alanlar açmalılar; sanat öğrencileriyle ve sanatçılarla karşılıklı iletişim kurabilecekleri ziyaretler ve randevular düzenlemeliler. Küratörler, Türkiye’nin farklı şehirlerindeki okul, stüdyo ve residans gibi sanat üretilen kurumları ziyaret etmeli...

Sürece geri dönersek, Nejat’ın jestinin getirdiği zihin iklimiyle başvurulara yeniden baktığımızda, bu dosyalardaki önermelerde asıl ilgimizi çekenin projelerin tematik içeriklerinden ziyade, işaret ettikleri görsel kurgu ve üretim biçimleri olduğunu gördük. İşlerin nasıl ve neden o şekillerde üretildiği, üretim anlayışı ve üretim süreçleri, projelerin “değer” ve “yaratıcı emek” kavramlarıyla ilişkili olarak aldıkları tavır; işlerin piyasa dinamikleri içinde dış dünyayla kurdukları ilişki ve dengeler, alınıp-satılabilme olasıklıkları ve  eğilimleri, metalaşma gerçeğine karşı vaad ettikleri konsensuslar ve çözüm analizleri ve pazarlık stratejileri... Yani karşımıza kocaman bir dünya açıldı. Ya da madalyonun öbür yüzünü çevirdik. Sergiyi ve seçim sürecini taşıyacak yaklaşımımızı oluşturacak temel değerleri bu noktalarda netleştirdik. Buradan gerek izleyici/alıcı gerekse üretici/fikir-emek sahibi olarak hepimizi ilgilendiren bir tartışma açmak istedik: 27. Günümüz Sanatçıları Sergisi’ni -gerek süreciyle gerekse datasıyla- yeniden dönüştürerek, günümüze dair pratiğimizi ilgilendiren bir açılım olarak yeniden tasarlamaya karar verdik. Taşıyıcı tartışmamız: Güncel sanat üretiminde yaratıcı emek ve yeni pazarlık biçimleri.

C) BAĞLAM

“Emek” kavramı bugün özellikle görsel kültür alanında nostaljik bir resme, yetmişlerin sosyalist yayınlarında kalmış bir bilek resmine ya da işçi portresine tekabül ediyor. Bu kavramı bugün kullanmak, kırılmış ve kırıldığı yerde yıllarca tozlu kalmış bir camdan dünyaya bakmak gibi. Bu yüzden bir alt başlık ya da kavramdan ziyade, bu hissi yakalayacak ve izleyiciye geçirecek; toplumsal belleği tetikleyecek bir referans kullanmak istedik. İzleyicinin sergiyi gezerken ıslıkla çalacağı kadar yakın, ama etrafında duyamayacağı kadar uzak bir işaret (fişeği). Önce unutulmaz bir şarkı geldi aklımıza, “Working Class Hero.” Sonra İstanbul bize onun da karşılığını buldu. Cem Karaca’nın “İşçisin sen, işçi kal!” şarkısını ödünç alıp, biraz değiştirerek (“işçisin sen, işçi ol!”) şarkıyı izleyici için italik yazılan (başlık ya da kavram olarak değil) bir hafıza hapı olarak önerdik...


“Emek” kavramının dönüşüm¸ açısından Türkiye’de olan bitenler hiçbirimize yabancı değil. Bugün de aynı tazeliğiyle hala siyasal ajandamızda olan işçi hakları ve 1 Mayıs, tartışmalı olarak kutuplar yaratmaya devam ediyor. Radikal İki’deki yazısında (25. Mayıs, 2008) Fuat Keyman, Jacques Derrida’nın “Marx’ın Hayaletleri” (Specters of Marx, Routledge, 2006) adlı araştırmasını ele alıyor ve şu noktaya işaret ediyor: “Bugünün dünyasını anlama ve değiştirme üzerine yaptığımız  çözümlemelerin ve tarışmaların içinde her zaman Marx’ın hayaletleriyle karşılaşırız. Marx’ın hayaletleri bize bugün¸ eleştirme ve yeniden yapılama olanağpnı veren ikazları sunar. Marxıın hayaletleri bu ikazlarıyla da bize Marx’a olan borcumuzu sürekli haıırlatır. Bu ikazlar çok katmanlıdır; (a) dünyaya bakışımızı belirleyen temel felsefi ilkenin “doğruyu bulma” değil, aksine “adaletli olanı yaratma” çabası olması (b) tarihin gelişimine salt “ilerleme temelinde” değil, aynı zamanda “emek-üretim-özgürlük ve insani kalkınma temelinde” de bakmak, ve (c) “eşitsizlik, yoksulluk ve yoksunluk yaratıcı ve farklı  kimlikleri dışlayıcı yönetim mekanizmaları”na karşı  mücadele etmek.” 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlük ortamından, askeri müdahalelere; serbest piyasa ekonomisine geçişten küresel politikalara emeğin dönüşümü sürekli olarak, gündelik olanın içinde yerini alıyor.


Antonio Negri ve Michael Hardt “İmparatorluk/Empire” adlı kitaplarında temellendirdikleri “maddi olmayan emek/immaterial labour” kavramı üzerinden şekillenen önermelerinde, bugünün kapitalist toplumlarının üretim ağlarının analizini, işçi sınıfını yeniden tanımlamaya çalışarak yapıyorlar: “Üretici güçlerle tahakküm sistemi arasındaki diyalektiğin artık belirli bir yeri yoktur. Emek gücünün nitelikleri (fark, ölçü, belirlenim) artık kavranır olmaktan çıkmıştır. Aynı şekilde sömürü de artık özgür üretici faaliyetler değil, evrensel üretme kapasitesi, yani soyut toplumsal faaliyet ve kapsayıcı gücü haline gelmektedir. Bu soyut emek yeri olmayan bir faaliyettir, ama yine de çok güçlüdür; kafaların ve kolların, zihinlerin ve bedenlerin ortaklık düzenidir; hem ait olmamalıdır hem de canlı emeğin yaratıcı toplumsal yayılışıdır; hareketli ve esnek işçilerden oluşan çokluğun kavgası ve arzusudur; aynı zamanda entelektüel ve duygulanımsal (affective) emekçilerin çokluğunun dilsel ve iletişimsel kuruluşudur.” (sf. 223) Bu analiz, “yaratıcı (zihinsel) emek” diye tanımlayabileceğimiz, yaratma eylemini de içeren sürecin bugünün dünyasında tanımlanmasında ve konumlanmasında işimize yarayacak ipuçları içermekte. İktidarların ve iktidarlar arası antlaşmaların giderek hayaletleştiği, görünmez bir hal aldığı bugün; yaratıcı sektör modern devletin ulusal sınırlarını kırarak, küresel politikalarla en hızlı şekilde anlaşan ve yeni zeminlerde en hızlı dolaşan üreticilerdendir. Dijitalleşen ve farklı boyutlarda seyahat edilen “mobil” dünyanın bir parçası olan “yaratıcı emeği” sadece tanımlamak değil, o anki şartlarını ve kategorilerini belirlemek de giderek zorlaşıyor.

Bu tartışmaya eklemlenecek bir başka referans ise: Paris'teki FEMİS Sinema okulu öğrencilerine hitaben yaptığı konuşmasında “Yaratma eylemi nedir?” sorusunun etrafında dolaşan Gilles Deleuze “... sanat bir iletişim değil, enformasyon-karşı enformasyon filan değildir. Bir tanım gibi davranamayacağım bir fikir ileri süreyim yine de: Sanat, ölüme karşı dirençtir...” diyor ve ekliyor: “Direncin bir türü olarak sanata dair Paul Klee'nin bir sözünü hatırlatarak: Sanat, eksik olan bir halkı beklemektedir... Henüz eksik olan bir halkı bekleyen, çağıran şeydir sanat... Hepinize teşekkür ediyorum böyle bir karşılaşma için...” (17 Mart 1987, Paris)

D) SERGİ ve İŞLER 

Son olarak, tarihsel/yerel bağlama ve sanat-siyaset felsefesine ilişkin bu referanslardan sonra, sergide yer alan işlerin bizimle kurduğu refleksif ilişkilere geçiyoruz. Nejat, yaptığımız tartışmaların sonunda, bize getirdiği bir öneriyle, jestini kurucu ve direnişçi bir tavra dönüştürdü. Biz Nejat’ın ürettiği kuklaların sergi sürecinde satılmasını sağlayacağız, yani Nejat yerleştirmesini bunun üzerine kuracak. İlk olarak, kayıtdışı ekonomiyi beyaz küpte görünür kılan, izleyici-alıcı eksenli bir ilişkiyi açık edecek, hem de satıştan elde edilen para seneye yapılacak başvurulara aktarılarak. Nejat ne kadar satarsa, seneye RHD’nin açık çağrısına ilk başvuran bilmem ne kadar sanatçıdan katılımcı ücreti alınmayacak ya da iade edilecek. Bu Nejat’ın pratiğinin, günlük hayata sızan ve hayatın gerçekliğiyle dövüşen yanı.

Mehmet’in bir zamandır sürekli güncellediği bir blogu var: www.derece.blogspot.com Mehmet’in burada, yaşadığı yerlerin hafızasını tutmaya yönelik bir tavır var, ama bu tavır o hafızanın içinde kaybolabileceğinin de farkında. Bize önerdiği proje bu blogun içinde yer alacak ve galeriye dijital olarak blogunu (internete bağlı bir monitor) koyacağı bir yerleştirme olacak. İzleyici, Mehmet’in her gün değişen blogunu sergi mekanında takip edecek. Mehmet, sergi boyunca şehri işaretlediği görsel dökümantasyonu bloguna postalayacak.  Şehirde var olan işaretler ile sanatçıya ait müdahalelerin birbirine girdiği bu açık uçlu araştırmasına, sergi boyunca sürecek bir “bunny” projesi de ekleniyor. Mehmet, görünmeyen dolaşımın ve ticarileş(e)meyen ama ekonomiyi etkileyen siyasi hayaletlerin/izlerin peşinde.

Seçerken, kararsız kaldığımız ve tavrımızı belirlemekte zorlandığımız en zor dosyalardan biri Turan’a aitti. Turan’ın “ticari amaçlı” yapıldığı apaçık resimlerini –de- eklediği dosyası çok zengin, bu resimlerin yanı sıra İstanbul sokaklarındaki duvarların izini sürmüş, şehrin hafızasını tutmak için plastik bir gerçeklik yaratmış, bu gerçekliği her seferinde başka vurgularla yeniden üretiyor. Resimleri, dil olarak zaten var olan bir resim ve görüntü dünyasına hemen açılıveriyor, ama resmin içine giren empirik gözlem bize son derece ilginç geldi. İzleyiciye “güncel” kaygılarla hareket ederek, kısıtlı ve tekrar bir sergi yüzeyi sunmaktansa; risk alarak, cömert ve meydan okuyan bir sergi yapmak istedik. Bu bağlamda, Turan’ın emeğinin farklı platformlardaki ve mekanlardaki konumunun nasıl değişeceğini ve bu serginin onun resmine getirebileceği “olası” katkıları çok merak ediyoruz.

Halil stensil, grafiti ve sokak resmini pentüre ve güncel resme katmaktan ve farklı katman işçilikleri tasarlamaktan keyif aldığı işlerinden okunan bir sanatçı. Galeri dünyasına attığı ilk adımın yanısıra, resmini sergileyişi ve dönüştürmesi açısından da ilgimizi çekiyor. Seçil ise, tanıdık bir dünyanın, “satılık arabaların” görsel kodunu ince bir resim işçiliğiyle ve keskin bir gözle yeniden üretmiş. Reklam diliyle pentür arasındaki bu dengeye sergi içinde yer vermek istememizin nedeni, “araba resimlerinin” sadece üretim biçimi olarak değil; imaj geliştirme ve ödünç alma açısından da vurucu etkilere sahip olmaları. Kurmak istediğimiz resimsel imge dünyasında, Viron bir desenci olarak daha çok dönüşerek-değişen (dijitalleşen-tasarımlaşan) bir üretim biçimine/üretici üslubuna yakın duruyor. Biz onun desenlerini sergiliyoruz ama desenler gündelik hayatta ve görüntü teknolojilerinde (bu sergiden bağımsız olarak da) zaten dolaşıyor. Viron, desenlerini, plak kapakları ya da flyer’larda da kullanarak, tasarıma dönüştürüyor;  tişört ya da web sitesi imgesi olarak kullanıyor.

Selin, bir sürprizdi. Videosunda beyaz önlük giymiş, beyaz bir odada bir küpten pipetle su taşıyıp, suyu kübün dışına atıyor. Hem işinin bu bahsettiğimiz “yaratıcı emek” eksenli tartışmaya ve bundan başka bağlamlara zıplayabilecek esneklikte tasarlanmış olması; hem de kurmaya çalıştığımız diskur içinde beyaz küp açısından yeniden şekillenecek bir eylem olarak kalabilmesi, Selin’in videosuna yer açtı. İzleyeceğimiz, “değerini” ve “ekonomik rasyonalitesini” hemen okuyamayacağınız bir video. Hem hemen dolaşıma girecek kadar “güncel video sunum diline” uygun kararlarla üretilmiş, hem de fazla ısrarcı değil, sirkülasyonun dışında kalabilir. Sorusu net: Bilgiyi nasıl üretiyoruz?

Esra’nın, dil problemine getirdiği şiirsel açılımın Selin’in birebir olarak karşısında olmasa da, karşı taraflarına düşen bir yaklaşımla üretildiği gözleniyor. Bir Fransız’a, bilmediği başka dillerde “Rapunzel” okutuluyor. Eylemin sergi içinde bir yerleştirmeye dönüşmesiyle, sadece okuma eyleminin kendisi performatif bir yeniden-üretime dönüşmüyor, aynı zamanda okuyan ve okutan ilişkisi de deşiliyor, özellikle Marksist teorinin temelinde yatan, yeniden üretim politikaları açısından. Sorusu: Nesilleri nasıl üretiyoruz? Eğitim ve öğretim kurumları açısından ilginç bir yöne gidebilecek bir tartışma potansiyeli taşıyan bu işin, aslında basit bir “masal okuma” eylemi olması, bize dokundu.

Yener, bize kararlı bir planla; birbirine yakın kurulacak çift kanallı bir video yerleştirme önerisiyle geldi. Birinde grafiti dolu bir duvara eliyle taş atan, diğerinde ise sapan kullanan iki gölge figürün sürekli loop ettiği videolar bunlar... Sergiyi tasarlarken, kurguyu bu eksene yerleştirmek istedik. Yener’in özellikle soyutladığı bu eylemler, 1 Mayıs’tan Edward Said’e; sokaktan hip hop kültürüne; direnişten yeraltına kadar uzanan anlam yankılarını beraberinde getiriyor.

“işçisin sen, işçi ol” özellikle “işçi kal” demiyor, “ol” diyor. Dönüşmek ve süreci performatif bir yaklaşımla yeniden şekillendirmek için, bir takım temel sorulara ve değerlere tekrar dönmek gerektiğini savunuyor. Emeğin ve üretimin aşağılandığı/değersizleştirildiği, siyasi ve yaratıcı etik/ahlak anlayışının kaybolduğu bir dünyada; başvuru sahiplerinin bize gönderdiği –herşeyden bağımsız olarak iyi ve ilginç olan-bu projelere “yaratıcı emek” ve “fikir mülkiyeti” kavramları ekseninde yeniden bakmayı öneriyor. Açık bir çağrıya gelen bu başvuruları, olana-bitene verilen tepkiler, sorulan sorular ve hazırlanan cevaplar olarak görüyor.

Biz küratöryel ekip olarak, bu sergi sürecindeki emeğimizi “emeğini yaşatmak için hayatını veren kahramanlara ve yaşamı savunan emekçilere” adıyoruz. 

Bart, İrina ve Adnan

Yorumlar
Henüz kimse yorum yapmamış.
Önceki Sonraki