Blog

Sibel Köse: “Giderek büyüyen bir sinerji”

Blog
Sibel Köse: “Giderek büyüyen bir sinerji”

20.11.2020

Ülkemizin usta caz vokalistlerinden Sibel Köse, 1980’li yılların sonundan beri yürüdüğü caz yolunda, unutulmaz performansları, dinleyene sıcaklık aşılayan sesi ve caz eğitimi adına yaptığı çalışmalarla, Türkiye’de caza yön veren öncü isimlerden biri. Yıllar içerisinde farklı projelerle Akbank Caz sahnesinde yer alan Köse, festivalin 30. yılını kutlayan Dün, Bugün, Yarın kaydında yer alan isimlerden de bir tanesi. Kendisine beşlisiyle albümde yer alan parçasını, festival anılarını ve eğitmenlik deneyimleriyle ilgili sorularımızı sorduk.

Röportaj: Leyla Aksu
İllüstrasyon: Saydan Akşit

Caz ile ilk tanışmanız, o Ella Fitzgerald kasetiyle tesadüfi karşılaşmanız, sıkça anlattığınız bir hikâye. O sesi ilk duyduğunuzda neler hissettiğinizi hatırlıyor musunuz? Solistliğe başladığınız üniversite yıllarınızda, Tuna Ötenel’le olan çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz?

Müthiş etkilendiğimi çok iyi hatırlıyorum. O zamana kadar kendimce daha popüler sayılabilecek müzikler dinleyerek şarkı söylüyordum. Farklı türden şarkıları rahatlıkla söyleyebildiğimi düşünüyor, yeni çıkan şarkıları hızla ezberleyebiliyor, bununla böbürleniyordum doğrusu. Cahil cesareti dedikleri bu olsa gerek. Ella'yı duyduğumda büyük bir silkelenme yaşadım, dinlediğim şey inanılmazdı. Ella’nın yaptığı ses cambazlıkları, bir akrobat gibi ses perdelerinin arasındaki olağanüstü ritmik geçişleri, coşkusu, müthiş teknik ustalığı, müziğin kendi dinamiği... Ne olduğunu anlamaya çalışıyor, taklit etmeye uğraşıyordum, ama bu uzun soloyu taklit etmek imkânsızdı. Daha önce dinlediğim hiçbir şeye benzemiyordu, çok hoşuma gidiyordu. Albümde başka şarkılar da vardı ve onlar da çok güzeldi, ama “Airmail Special” solosu beni başka türlü heyecanlandırıyor, bilmediğim yerlere çağırıyordu. Hissettiklerim sanırım böyle bir şeylerdi. Aradan çok uzun zaman geçti; hayranlığım azalmak bir yana dursun, her geçen gün daha da artıyor. Ella çok büyük bir usta.

Tuna Ötenel’i ilk dinlediğimde de benzer hisler yaşadım. Harikulade bir sihirbaz gibidir ustamız, sanki içinde bir müzik çağlayanı vardır. Henüz gezip görmediğiniz yerlere, zaman içinde bir yolculuğa götürür sizi. Ne repertuvarındaki parçalar, ne sololarındaki fikirler, ne enerjisi, ne de hafızası bitmek tükenmek bilmez gibidir. İlk kez bir provamıza gelmiş, sonrasında aynı grupta beraber söylediğim sevgili Merve Erdal'la beni, öğrencisi olduğumuz ODTÜ’deki konserine birkaç şarkı söylemek üzere davet etmişti. “Every Time We Say Goodbye” söylediğimi hatırlıyorum. Uzun bir dönem onunla birlikte şarkı söyleme şansını ve mutluluğunu yaşadım. Müziğinin içinde nefes alıp şarkı söylediğim her an bir macera, anlattığı her şey ders, nasihatleri daima kulağıma küpe oldu. O zamanlar benim gibi onunla aynı sahneyi paylaşma şansına sahip olmuş diğer arkadaşlarım ve ben ne kadar farkındaydık emin değilim, ama Tuna Ötenel sadece Türkiye için değil, dünya caz müzisyenleri için de eşi benzeri bulunmaz bir değer, bir dehadır.

Bu yılki Akbank Caz Festivali’nde gerçekleştirilen JAmZZ yarışmasının jürisinde yer alıyorsunuz. Bu deneyimden biraz bahsedebilir misiniz? Katılımcı gençlerin performanslarında neler arıyorsunuz?

Oldukça uzun bir zamandır çeşitli eğitim çalışmaları nedeniyle caz müziğine gönül vermiş ve şarkı söylemek isteyen kişilerle sıkça bir araya geliyor, onlarla deneyim ve birikimimi paylaşmaya çalışıyorum. Yarışma durumunu kendim de yaşadığım için biliyor ve aslında çok da sevmiyorum. Caz gibi bireyselliğin ön planda olması gereken bir alanda karşılaştırma yapılmasını doğası itibariyle pek doğru bulmuyorum. Yine de bu organizasyonlar, genç yetenekleri kabuklarını kırmaları ve kendi kozalarından çıkarak kendilerine ait o güzel enerjiyi paylaşıma sunma cesaretini göstermeleri açısından çok teşvik edici oluyor; bu anlamda çok değerli. Yarışmalarda jüri üyesi olduğumda caz söylemeye ilişkin pek çok kriter üzerinden değerlendirme yapmaya çalışıyorum; ses tonu, rengi, tekniği, duyumu, seçmiş olduğu şarkılar, yorumu, ritmik yaklaşımı, cümleleri, yaratıcılığı, form takibi, orkestrayla uyumu, bir solist olarak orkestrayı yönlendirme kapasitesi, müzisyenlerle ve seyirciyle alışverişi, anda olup olmadığı, doğaçlamaları, sahne hâkimiyeti gibi farklı niteliklere bakıyorum. Elbette bunlar her adayda farklı şekillerde ortaya çıkabiliyor. Bu nedenle de kimi zaman karşılaştırmak çok zor hale gelebiliyor. O zaman da şuna bakıyorum: Kimi dinlemeye devam etmek istiyorum? Bir sonraki parçasını daha çok merakla ve heyecanla dinlemek istediğim kişi kim? Son yıllarda değerlendirmelerim daha çok bu şekilde olmaya başladı sanırım. Bu sene JAmZZ’de ayrıca şaşırtıcı olan farklı bir durum oldu. Sevgili Elif Çağlar da bu konuda benimle aynı fikirde sanıyorum, ilk kez erkek şarkıcılar önceki yarışmalara göre hem sayıca daha fazlaydı, hem de daha donanımlıydılar. Caz müziği ve şarkı söylemek söz konusu olduğunda erkeklerin sayısı genelde görece azdır. Bu durum değişiyor sanırım, bu da sevindirici bulduğum bir durum. Sanırım enstrüman çalan kadınların sayısında da artış var. Bunlar sevindirici, denge güzeldir.

Akbank Caz Festivali’nin 30. yılını kutlamak üzere birçok farklı sanatçıyı bir araya getiren Dün, Bugün, Yarın albümünde de yer alıyorsunuz. Böyle bir projenin hayat bulması ve buna dahil olmak size ne ifade ediyor? Albümdeki parçanızın kayıt süreci nasıldı?

Yaşadığımız olağan dışı dönem hepimizi farklı anlamda zorluyor, değiştiriyor, dönüştürüyor. Akbank Caz Festivali 30. yılını kutlamak için festival yerine 30 farklı grubun bestelerine yer verdiği bir albüm oluşturarak hem pandemi nedeniyle oluşabilecek riski ortadan kaldırıyor, hem de daha kalıcı bir eser bırakıyor. Bu seçkinin içinde yer almak mutluluk verici, emeği geçen herkese teşekkür ediyor ve kutluyorum. Bu albümde yer almayan diğer değerli müzisyen arkadaşlarımızın eserlerini de önümüzdeki yıllarda benzer projelerde dinlemeyi ümit ediyorum.

Uzun zamandır birlikte müzik yaptığımız sevgili yol arkadaşlarım, saksafonda Engin Recepoğulları, piyanoda Kürşad Deniz, kontrbasta Kağan Yıldız ve davulda Cem Aksel’den oluşan Sibel Köse Quintet olarak albümde yer aldık. Seslendirdiğimiz parça Kağan Yıldız’ın, hayatı boyunca ayrımcılığa karşı mücadele vermiş olan Amerikalı gospel şarkıcısı Paul Robeson için yazmış olduğu bir balad. Bir süre önce kaydını göndererek benimle paylaşmıştı. Açıkçası yoğun konser programlarımız ve seyahatlerden ötürü üzerinde fazla çalışmamıştım. COVID-19 karantinası sırasında sanıyorum her birimiz biraz da şartlardan dolayı daha fazla içimize döndük, hayatı yeniden sorguladık. Şarkının sözlerini, aynı çaresizliği tüm dünyanın aynı anda paylaştığı tam da bu dönemde, yaşadığımız zor zamanları geride bırakacağımız, yeniden ve eskisinden daha sağlam bağlarla bir araya geleceğimiz güzel günleri hayal etmenin bana olduğu kadar herkese iyi geleceğini düşünerek yazdım. “We’ll Be As One” – bir olmak teması etrafında yazdığım sözlerle bu ümidi yansıtmaya çalıştım. Kağan, Kürşad ve ben Hayyam Stüdyoları’nda ana kaydı gerçekleştirdik, Cem Ankara’da kendi kayıtlarını yaptı ve Engin Bodrum’da çaldığı kayıtları gönderdi, en son hepsi bir araya getirildi. Her zamanki güzel paylaşımımız, birbirimizin fikirlerine verdiğimiz değer ve aramızdaki güzel iletişim bütünlüğü sağlamamızda yardımcı oldu. Başta Sinan Sakızlı olmak üzere, teknik olarak bu bütünleşmeyi sağlayan, kayıtta ve prodüksiyonda emeği geçen herkese de ayrıca tekrar teşekkür etmek isterim.

Akbank Caz Festivali’yle olan ilk anınızı, ilk performansınızı anlatmanızı isteyebilir miyiz? Neler hatırlıyorsunuz?

Akbank Caz Festivali'yle olan ilk anım herhalde izleyici olarak olmuştur. Festival sayesinde pek çok değerli caz ustasını canlı olarak dinleme imkanınım oldu; bunların içinde Betty Carter, Cassandra Wilson, Charles Lloyd, James Carter, Christian Mc Bride, Richard Galliano ilk aklıma gelenler. Konserleri canlı izlemenin dışında örneğin Betty Carter gibi efsane bir caz şarkıcısıyla kuliste yaptığımız sohbet ya da Christian McBride'ın konser sonrası kulüpte jam session sırasında bası bırakıp sözlü hip hop doğaçlama yapması gibi anılar benim için çok değerli ve hala rengârenk.

Şarkı söylediğim ilk konser sanırım 2000 yılında, festivalin 10. yılında Ali Perret'nin projesi “Mingus Trippin”di. İmer Demirer (tp), Ricky Ford (ts), Ali Perret (p), Raci Pişmişoğlu (bg) ve Can Kozlu (d) ile aynı sahneyi paylaşmak ve Ali Perret'nin düzenlediği, Charles Mingus'un bestesi olan “Weird Nightmare” ve Duke Ellington'ın “Sound Of Love” şarkılarını seslendirmek benim için unutulmaz ve olağanüstü bir tecrübe olmuştu. Ali Perret, geleceğe duyduğu saygıyı kaybetmeden her zaman yeniliğin peşine düşen maceracı bir müzisyen, besteci ve müthiş bir aranjör. Onun yazılarını ilk kez Polonyalı ve Türk müzisyenlerin bir araya geldiği büyük orkestra için yaptığı düzenlemelerde duymuştum. Birbirinden usta müzisyenlerle birlikte şarkı söylemek ve, ne kadar başarılı olduğumu bilmiyorum ama, Ali'nin harika düzenlemelerinin hakkını vermeye çalışmak çok heyecan vericiydi. Bu projeyi daha sonra stüdyoda kaydetmiştik, ama ne yazık ki albüm olarak izleyiciye ulaşamadı.

Caz kariyerinize başladığınız 1980’li yıllardan bu yana, hem sanatçı hem de eğitmen olarak cazın Türkiye’deki gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz? Daha önce caz müzisyenlerini biraz daha meraklı, oyuncu ve deneysel olarak tanımladınız. Bu doğrultuda eğitime olan yaklaşımınızı biraz anlatabilir misiniz?

Bu özellikler biraz yapılan müziğin doğasından, biraz da karşımıza sürekli sürprizlerle çıkan hayatın içinde bu yolu seçmiş olmaktan kaynaklanıyor. Eğitim çalışmalarını didaktik bir yaklaşımdan daha çok birikim paylaşmak, bazı yollardan yürümüş biri olarak yol göstermek, kısacası elimden geldiği kadar rehberlik etmek gibi görüyorum. Genç yaşlarımda zaman zaman hissettiğim yalnızlık hissini kırmaya çalışıyorum belki de. Zaman içinde [cazın] ülkemizdeki evrilişi adına hem sevindiğim hem üzüldüğüm konular var. Gençlerin giderek artan ilgisi, internetin her şeye ulaşmada kattığı kolaylıklar sevindirici yanları. Diğer yandan canlı müzik yapılan mekânların giderek azalıyor olması üzücü. Bu konuda gençlere güveniyorum, kendi ortamlarını oluşturmalarını ümit ediyorum. Daha çok paylaştığımız ve birlikte hareket edebildiğimiz günleri hayal ediyorum.

Biraz da başlattığınız Sibel Köse Vokal Atölyesi’nden bahsedebilir misiniz? Atölyeyi başlatma fikri ilk nasıl aklınıza geldi? İlk yılınızdan bu yana bu organizasyon nasıl şekillendi?

90'ların sonunda, ilk kez Ankara'da Gordion Müzik Akademisi'nde atölyeler düzenlemeye başladım. Öncesinde bazı özel dersler almış, Bilkent'te, başta Janusz Szprot olmak üzere Polonyalı müzisyenler tarafından düzenlenen workshop'lara katılmış, ardından Polonya'ya giderek, sonradan eğitmen olacağım caz yaz okullarına katılmış ve belli oranda, o zaman çok da kolay bulunmayan kitap, nota, vs., malzeme biriktirmiştim. Janusz Szprot beni eğitmenlik konusunda çok destekliyor, ders almak isteyenler oluyor, bense çekiniyordum. Benim annem, anneannem ve büyük teyzelerim öğretmendir. Kendimi o yapıda ve konumda görmüyordum. Yine de “paylaşacağım ve başkalarının faydalanacağı şeyler olabilir” diye düşünerek, ilk kez Ankara'da atölye çalışmalarına başladım. O dönemde İstanbul'a yeni taşındığım için Ankara-İstanbul arasında gidip gelmeye başladım ve yaklaşık bir yıl kadar bu çalışmalar sürdü. Çalışmaların sonundaki sene sonu konseri bir şeyi fark etmeme sebep oldu. Katılımcı sayısından bağımsız olarak, onları izlemeye gelen aile fertleri, yakınları ve arkadaşları kalabalık bir insan grubu oluşturmuşlardı ve belki de bu sayede, daha önce hiç canlı bir caz performans izlememiş kişiler bile ilgiyle konseri sonuna kadar keyifle izlemişlerdi. Sanki durgun bir suya taş atmak gibiydi. Tek bir taşın etrafındaki halkalar büyüyerek yayılıyordu. Sadece bu bile çalışmaları sürdürmek için yeterli bir sebepti benim için.

Sonrasında İstanbul'da kendi atölyemi başlattım. Bir süre Randy Esen'le Kemerburgaz'da ortak atölyeler düzenledik. Ara verdiğim bir dönemin ardından sevgili arkadaşım ve partnerim Simla Ongan'ın İstanbul'a taşınmasıyla yeniden çalışmalara başladık. Caza ilgi duyan ve kendini geliştirmek isteyen katılımcılarla daha tecrübeli pek çok değerli müzisyen arkadaşım arasında köprü oldum diyebilirim. Hepsini saymaya inanın burada yerimiz yetmez, ama pek çok değerli müzisyen arkadaşım bana bu süreçte daima destek oldu. Giderek büyüyen bir sinerji oluştu. Her senenin sonunda düzenlediğimiz, “Şakıma Bayramı” adını verdiğimiz ve katılımcıların yıl içindeki gelişimlerini sahnede orkestrayla birlikte şarkı söyleyerek sergiledikleri konserlerimiz artık daha büyük insan grupları tarafından izlenmeye başladı. Polonya'da daha önce katıldığım caz yaz okulunda on yılı aşkın bir süre eğitmenlik yaptım, pek çok genç arkadaşımın bu yaz okuluna katılmasına ve bu güzel ülkeyi ve değerli caz müzisyenlerini tanımasına önayak oldum. Konser için gittiğim yabancı ülkelerde klinikler, masterclass'lar gerçekleştirdim. Bunların arasında Kamil Erdem'le birlikte, Dave Brubeck'in oğlu Darius Brubeck tarafından davet edildiğimiz Güney Afrika Caz Eğitmenleri konferansına katılımımız ayrı bir yer taşır. Bir yandan kendi atölye çalışmalarıma sevgili Eylül Biçer ve Evrim Özşuca'yla devam ediyor, bir yandan da Bahçeşehir Üniversitesi caz eğitimi programlarında, sevgili Uraz Kıvaner'in eşliğinde ve sevgili Yeşim Pekiner'in çabalarıyla bir araya gelen diğer değerli hocalarımızla birlikte yer alıyorum. Son iki yıldır Caz Kampı'nda sevgili Ece Göksu ve harika bir kadroyla bir arada olmaktan çok mutluyum. Kimiyle kısa, kimiyle uzun zaman geçirdiğim belki yüzlerce kişiye dokunduğumu tahmin ediyorum. İçlerinde büyümelerine şahit olduğum çocuklar, gençler olduğu gibi, hayatını değiştirme kararını alan yetişkinler, sevmedikleri işlerini bırakıp müziğe yönelenler, yurt dışında okumaya ya da yaşamaya gidenler oldu. Profesyonel anlamda rotasını müziğe çevirenler oldu; birbirinden değişik harika şeyler yapıyorlar. Atölyede tanışıp aşık olanlar, hatta evlenenler oldu. Gün geldi yağmur, bazen kar yağdı, gün geldi güneş açtı, kötü günler, kargaşalar, ardından güzel günler, huzur oldu. Şimdi pandemi nedeniyle fiziksel olarak bir araya gelemiyoruz belki, ama bu kez internet üzerinden online olarak her şeye rağmen toplanmaya, paylaşmaya devam ediyoruz. İnanıyorum ki müzik aramızda güçlü bir bağ oluşturuyor, hepimize şifa veriyor. En değerli dostlarımdan bazılarını bu sayede tanıdım. Müziğe, insana, hayata dair yol açmaya çalıştığım her şey bana fazlasıyla geri döndü, belki de en çok şeyi bu süreçte ben öğrendim. Şimdi düşününce yaptığım en iyi şeylerden olabilir, emeği geçen ve bu macerayı benimle paylaşmış olan herkese minnettarım.

Bu aralar üzerinde çalıştığınız veya yakınlarda duyabileceğimiz bir projeniz var mı?

2015 yılında, Ankara Caz Festivali'nde Hollandalı piyanist Michiel Borstlap'la vermiş olduğumuz konserden yapılan kayıtları albüm olarak sunmaya hazırlanıyoruz. Özlem Oktar Varoğlu'nun başlatıp yürüttüğü ve temasını “Love Songs” olarak belirlediği, Ahmet Lütfi Varoğlu'nun desteklediği albümde, aşkın farklı boyutlarını hikâyelendiren caz standartları yer alıyor. İzleyici önünde canlı seslendirilmiş ve kaydedilmiş olan bu albüm, Caz Derneği tarafından geride bıraktığı 25 yılın anısına CD ve LP olarak basılacak. Sanıyorum yılbaşı civarında müzik marketlerdeki yerlerini alacak ve dijital ortamlardan dinlemek mümkün olacak.

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bizi Takip Edin
TR EN
Etkinlikleri etiketlere göre filtreleyin
23 KAS PZT
-
24 KAS SAL
-
25 KAS ÇAR
1

Seminer Varoluş ve Özgürlük

Akbank Sanat Youtube

26 KAS PER
1

17:00

Seminer Yeni bir sanatçı aranıyor: varoluşsal bir edim olarak küratörlük

Akbank Sanat Youtube

27 KAS CUM
-
28 KAS CMT
-
29 KAS PAZ
-
30 KAS PZT
-
01 ARA SAL
-
02 ARA ÇAR
-
03 ARA PER
-
04 ARA CUM
-
05 ARA CMT
-
06 ARA PAZ
-
07 ARA PZT
-
08 ARA SAL
-
09 ARA ÇAR
-
10 ARA PER
-
11 ARA CUM
-
12 ARA CMT
-
13 ARA PAZ
-

Etkinliği takviminize ekleyin

E-Bülten'e üye olun