SelenÖzcan, 22 Haziran 1996’da İstanbul’da doğdu. İstanbul’da yaşamaktadır.
Yükseköğrenimini İstanbul Üniversitesi Klasik Filoloji (Eski Yunan Dili veEdebiyatı) Bölümü’nde tamamladı. Eğitim süreci boyunca sanat tarihi alanındandersler alarak akademik altyapısını sanatla destekledi.
Kültürel miras öğelerinin yalnızca biraraştırma alanı olarak kalmaması gerektiğini; korunma, sergilenme ve kamusaldolaşıma açılma süreçlerinin taşıdığı değeri fark ederek bu alana yöneldi.Sergilemede hikâye anlatımının belirleyici rolünü keşfetmesi, onu anlatınınfarklı yöntemleri ve yaratıcı ifade biçimleri üzerine düşünmeye yöneltti. Budoğrultuda tasarımsal süreçler, anlatı stratejileri ve mekânsal kurgularlailgilenmeye başladı.
Hâlen İstanbul Üniversitesi Kültürel Miras veTurizm Bölümü’nde eğitimine devam etmekte; tasarım odaklı üretim süreçlerindekendini geliştirmek amacıyla Anadolu Üniversitesi Görsel İletişim TasarımıBölümü’nde öğrenimini sürdürmektedir. İstanbul Teşvikiye’de bulunanGaleri/Miz’de staj yaptıktan sonra, bireysel çalışmalarına devam etmektedir.
“Benlik, artık içine yerleşilen bir yer değil; yapılan, tasarlanan, sürekli olarak güncellenmesi gereken bir projedir.”
— Zygmunt Bauman, Akışkan Hayat
Bu sergi, benlik denen o değişken yapının sınırlarında dolaşıyor. Bir zamanlar durağan, özdeş, yekpare sanılan “benlik”, bugün hem toplumsal formların hem de dijital izleklerin içine sızmış bir oluş haline geldi. Kim olduğumuzu artık hatırlamak değil, tasarlamak zorundayız. “Benlik Pratikleri” bu tasarım sürecinin kırılganlığını, direngenliğini ve hayaletimsi doğasını araştırıyor.
Zygmunt Bauman’ın akışkan modernite tanımıyla başlıyoruz: bireyin, kimliğini artık bir kez kazanılan sabit bir forma değil, güncellenmesi gereken geçici bir profile dönüştürdüğü bu çağda, benlik, sürekli yeniden inşa edilen bir süreçtir. Kimlik, artık bir “verilen” değil, bir “görev”dir. Gözetim, sadece dışarıdan değil, içsel bir kontrol, öz-denetim formunda içselleştirilmiştir. Kendimize bakarız, ama başkalarının gözüyle.
Bu sergideki işler, öznenin inşası ile özgürleşmesi arasındaki o sıkışmış alanda konumlanır. Gilles Deleuze’ün Ethics of Selfhood’daki çağrısıyla, benliği sabit bir öz değil, bir fark üretim makinesi olarak ele alıyoruz. Deleuze'ün “oluş” kavramıyla, benlik daima kendine dönüşen bir başka şeydir: bir çocuk, bir hayvan, bir ses, bir çizik, bir ses kaydı, bir sessizlik.
J. Edwards’un The Origins of Self kitabından ödünç alırsak, benlik, bebeklikten itibaren çevreyle kurulan duygusal koreografilerle filizlenen, nörobiyolojik izlerle şekillenen ve dil ile toplumsallaşan bir süreçtir. O halde bu sergide her bir iş, aynı zamanda bir "duygulanımsal iz"dir. Hatırlanan, silinen, kodlanan, yüklenen ve bozulan.
Sergi ziyaretçiye şu soruları sordurmayı hedeflemektedir:
- Kimliğimi ben mi seçtim?
- Beni ben yapan şey, yok olduğunda ne kalır?
- Gözetilen benliğin özgürlüğü mümkün mü?
- Kendini bilmek, bir illüzyon mu?
Sergi boyunca “ben” diyebileceğimiz şeyin tekil bir varlık olmadığını; çokluk, çelişki, zaman ve ortamla kurulan geçici sözleşmelerin toplamı olduğunu birlikte izleyeceğiz.
Bu sergi, “ben kimim?” sorusunun kesin bir cevabını değil, sorunun kendisine maruz kalmanın estetik, politik ve duygusal biçimlerini sunmayı amaçlıyor.