2002 yılının 8 Mayıs günü İstanbul‘un Fatih ilçesinde dünyaya gelen Zeynep Yıldız, doğduğundan kısa bir zaman sonra ailecek Almanya‘ya göç ederek beş yaşına kadar Almanya‘ya yaşadı. Lise dönemlerinde piyanoya fazlasıyla merak saldı ve piyanoda ilerlemeye başladı. Şu anda 23 yaşında, 2022 yılında eğitimine başladığı İstanbul Bilgi Üniversitesi‘nde tam burslu Sanat ve Kültür Yönetimi okurken çift anadal programı ile de Psikoloji okumaktadır.
Tarih, hiçbir zaman yalnızca olmuşların ardışık bir toplamı değildir. Unutulanların, bastırılanların ve her seferinde başka bir dille yeniden kurulanların da bileşimidir. Modernitenin ilerleme anlatısı, bu yeniden kurma süreçlerini aklın, bilimin ve nesnelliğin evrensel ilkeleriyle meşrulaştırır. Oysa bu meşruiyet; tanımlayan, sınıflandıran, dışlayan ve arşivleyen bir bilgi rejiminin içinden konuşur. Hatırlanacak olanı seçmekle kalmaz, neyin tahayyül edilebileceğini de belirler.
Bu koşullarda düşünsel ya da estetik bir üretim, bastırılmış olanın izini sürmenin, kavramsal aygıtların sınırlarında gezinebilmenin yollarını arar. Kurmaca, bellek, arşiv ve tanıklık gibi yapılarla çalışan işler, hakikatin kendisinden ziyade, onun hangi ilişkiler içinde görünür hâle geldiğine işaret eder. Temsil, burada sorgusuz kabul edilen bir araç değil; iktidarla girift bağlar içinde işleyen bir mekanizma olarak ele alınır.
Aydınlanmacı özne figürü, görünüşte merkezdedir; ancak bu merkez, normların, kuralların ve yapısal kurguların belirlediği bir çerçeveyle kuşatılmıştır. Bugün, politik öznelliğin kurban, fail ya da tanık gibi dar konumlara indirgenmesi tesadüf değildir. Oysa özne olmak, sabit bir kimlik değil; mütemadiyen yeniden kurulan, parçalanan ve dönüştürülebilir bir süreçtir. Bu süreç, yalnızca geçmişle değil, henüz olmamışla da ilgilidir.
Belleğin ve kimliğin kırıldığı, zamanın yekpareliğini yitirdiği anlarda yeni bir özne imkânı doğabilir. İktidar, çoğu zaman baskıyla değil; fark etme biçimlerini yönlendirerek işler. Kavramlar, yalnızca düşünmeyi mümkün kılmaz; aynı zamanda düşüncenin sınırlarını da çizer. Bu nedenle, kavramsal olanın kendisini nesneleştiren ve dilin iktidarını yerinden oynatan her ifade biçimi, yalnızca estetik değil, aynı zamanda politik bir müdahaledir.
Düşünce, ancak sarsıldığında yer değiştirir. Konfor alanının dışında kalan, sözü kesintiye uğratan, bakışı rahatsız eden her şey, başka türlü bir anlamın, başka türlü bir bakışın önünü açabilir. Alışıldık olandan sızarak dışarıya taşan nefes, çoğu zaman en derin soruyu taşır: Bugün, hangi kavramlarla düşünmeye zorlanıyoruz ve hangileri henüz kurulmadı?
“Yıkım tutkusu aynı zamanda yaratıcı bir tutkudur.” – Mihail Bakunin