Zeynep Öztürk (2001), Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Kültür Yönetimi lisans bölümünden mezun olmuştur. Profesyonel yaşamına Büyükdere35 Çağdaş Sanat Galerisi’nde başlamış; ardından İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) bünyesinde Kültür Politikaları Çalışmaları Departmanı – Ortaklaşa Projesi kapsamında görev almıştır. Hâlen Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda kurumsal kariyerini sürdürmektedir.
Çağdaş sanat ve çağdaş sanat ekonomisi üzerine kaleme aldığı yazılarını yayımladığı bir köşe yazısı bulunmaktadır. Bunun yanı sıra, çağdaş sanat inisiyatifi StamboulArt bünyesinde küratörlük yapmaktadır.
Kadın bedeni ve doğa, tarih boyunca benzer biçimlerde nesnelleştirilmiş, denetlenmiş ve sömürülmüştür. Doğurganlık, üretkenlik ve evcilleştirme gibi kavramlar, yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda toplumsal ve politik stratejilerin aracı haline gelmiş; hem kadınlara hem de dişi hayvanlara yönelik baskı mekanizmalarını meşrulaştırmıştır.
Bu sergi, doğanın dişilleştirilmesiyle başlayan sürecin, ataerkil ve türcü yapılarla nasıl kesiştiğini görünür kılar.
Doğaya dair imgeler –yaprak, toprak, kök– çoğu zaman estetikleştirilmiş ama aynı zamanda şiddeti örten anlamlarla yüklüdür. Kadın bedenine yöneltilen yapısal şiddetin doğallaştırılması gibi, bu imgeler de görünmeyen ama bedende iz bırakan tahakküm biçimlerine işaret eder.
Bu bağlamda, türcülük ve cinsiyetçilik, birbirine paralel işleyen baskı sistemleri olarak belirir. Jeremy Bentham’ın “Acı çekebilir mi?” sorusu, türler arası etiğin başlangıç noktasıdır. Peter Singer ve Tom Regan, hayvanların hak temelli varlıklar olarak tanınması gerektiğini savunurken; Carol J. Adams, kadın ve hayvan bedenlerinin aynı metalaştırıcı söylemin parçası olduğunu ortaya koyar. Kadın da hayvan da tüketilebilir nesnelere dönüştürülür, sesleri bastırılır, varlıkları tahakküm sisteminde sömürülür.
Frans de Waal’ın hayvanlar arası empati, işbirliği ve adalet kavramlarına dair çalışmaları, bu serginin temel düşünsel ilham kaynaklarından biridir. İnsan-merkezli bakışın ötesine geçen Kuşbakışı, yukarıdan bakan ama yukarıdan konuşmayan bir bakışla, sahiplenme, tahakküm ve tüketimin izlerini sürer. Kuşların gökyüzündeki dolaşımı gibi; bu sergi de yörüngesel ve merkezsiz bir bakış önermektedir. Belki de kuş bakışı bir mesafe değil, yeni bir yakınlık biçimidir—gözetmeyen, fark eden bir bakış.
Sergi, Foucault’nun gözetim kavramı çerçevesinde, sınıflandırma, izleme ve denetlemenin iktidar ilişkilerini nasıl kurduğunu sorgular. Türcülük, yalnızca hayvanlara değil; kadınlara ve diğer ötekilere de yöneltilmiş bir ayrımcılıktır. Doğanın, hayvanların ve kadınların ortak kaderi; denetlenmek, biçimlendirilmek ve tüketilmek üzerine kuruludur. Bu yapı, patriyarkal ve kapitalist sistemin sürekliliğiyle beslenir.
Toplamak, sahip olmak, biriktirmek… Bu eylemler yalnızca maddi değil, aynı zamanda bir güç arzusunun ifadesidir. Doğadan kopuş süreciyle birlikte, insan hem doğayı hem de kadın ve hayvan bedenlerini gözlemleyip sınıflandırarak, kendi çıkarları doğrultusunda yeniden kurgular. Bu eylem, yalnızca sahip olma arzusunun değil, aynı zamanda müdahale etme ve hükmetme arzusunun bir göstergesidir.
Bu sergi, türcülükle cinsiyetçiliğin kesişim noktasını merkezine alarak; kadınların, hayvanların ve doğanın nasıl benzer biçimlerde bastırıldığını, görünmezleştirildiğini ve tüketildiğini sorgular. Ekofeminist düşünceye göre bu durum bir rastlantı değil; ataerkil ve kapitalist sistemin doğal kabul edilen bir sonucudur. Adams’ın da belirttiği gibi, kadın ve hayvan bedenleri sistematik bir şekilde metalaştırılır ve özellikleri ellerinden alınır.
Kuşbakışı, bu çok katmanlı ilişkileri, izlerle, çağrışımlarla ve karşılaşmalarla düşünmeye davet eder. Bakmak, görmekle; sahip olmak, var olmakla aynı şey değildir. Sergi, alışkanlıklarımızı, tüketim reflekslerimizi ve ilişkisel bağlarımızı yeniden düşünmeye çağıran bir alan yaratır.
Katılımcıları yalnızca “insan için” değil, “birlikte yaşamak için” yeni bir etik, yeni bir duyarlılık ve yeni bir bakış biçimi geliştirmeye çağıran bu sergi, birlikte var olma ihtimallerine kapı aralar. Kuş Bakışı bir eleştiriden çok, bir çağrıdır: sahip olmaya değil, eşlik etmeye; tanımlamaya değil, dinlemeye; gözetlemeye değil, fark etmeye yönelen bir çağrı.